Augsburg, Karlsruhe'ye yenildi demek yetmez, ellerini kaldırıp teslim oldu diye ilave etmek lazım. Beklemezdim. Bu maçtan giderek Alman 2. Ligi'nin karakteristiği üzerine iki çift laf edebiliriz. Bu ligde sosyalist cereyanlara iman gücü aşılayan St. Pauli ilk yarı boyunca başı çekmişti. Hiç de kendi akranlarıyla oynuyormuş gibi durmayan Kaiserslautern'in yetişip makul bir farkla öne geçmesini kimse yadırgamıyor. Ama ligin boyu kısaldıkça potaya giren takımlarda terfi heyecanı alerji yapmaya başladı. St. Pauli, 1860'a deplasmanda kaybettiğinden beri diplerdeki takımların ortalama haftalık kazancını bile yakalayamaz oldu. Takımın kendine gelebilmesi için birinin onlara zincirlerini geri vermesi lazım.
Karlsruhe karşısında Augsburg'u seyrederken, Münih Olimpiyat Stadı'ndaki St. Pauli'yi görür gibi oldum. Takımın ruhuna, "aman bi tatsızlık çıkmasın" psikolojisi tebelleş olmuş. İş vaadiyle kandırılıp Ortadoğu'dan kamyonlarla getirilmiş ve stada bırakılmış mültecilerin tedirginliği vardı üzerlerinde. Furth deplasmanında titizlenerek ancak 1 puan çıkarabilen Union Berlin'de de benzer haller. Onları da paraşütsüz bir atlayış bekliyor olabilir. Bu arada, Aachen, 1860 Münih ve Karlsruhe'yi ve hatta Furth'ü içerde oynayacakları maçlar için güvenilir takımlar olarak ayrıca işaretlemek lazım.
Ligin dibinden canhıraş çığlıklar geliyor. Ahlen'i deplasmanda 2-0 yenen Koblenz'e pek kulak asmayın. Skor biraz allahın takdiri gibiydi. Sürülüp nadasa bırakılmış olsa, zemin bundan daha kötü olamazdı. Koblenz'in kazanmasından daha büyük mucize, maçta gol atılabilmiş olması. Ayrıca Ahlen, kötü takımsa bile, Koblenz'den daha kötü değil kesinlikle.
Aachen, gene yapacağını yaptı ve var gücüyle çullanarak Bilefeld'e bileğini öptürdü. Bu kümede oynanan pek çok maç gibi, seyri doyumsuz bir maçtı. Sıralamanın ortalarındaki takımlar, anlaşılmaz bir motivasyonla oynuyor. Ne güzel, ne güzel...
Birmingham'dan yüz çevirmenin utancı içindeyim. Açık konuşmak gerekirse tek farkla kazandıkları Wigan ve Wolves maçlarında hallerini hiç beğenmemiştim. Aradaki Fulham mağlubiyetini sindirmekte zorluğum yok ama West Ham deplasmanından çıkabilmesi lazımdı. Everton maçından önce, Porstmouth'la, peşpeşe iki deplasman maçı oynadılar. İlkinde yenilip kupadan elenmeleri o kadar büyük hayal kırıklığı oldu ki; ikincisinde rövanşı almalarına anlam atfedemedim.
Öte yandan Everton, bir can havli göstermesini beklediğim Hull'u kasap şefkatiyle kavrayıp debelenmesine bile fırsat tanımadan mezbahaya götürmüş idi. Sporting Lisbon'a elenmelerini Felliani'sizlikten sanıyordum. Yok. değilmiş. O Lisbon'un ikinci maçta Atletico Madrid'e neler yapacağını görün. Şimdiden haber vermiş olayım. Aslında, tıpkı Juventus gibi, Wolfsburg gibi, Siena gibi, Sporting Lisbon da gökten zembille inmiş bir takım. Everton maçlarından önce öyle bi takım yoktu. Şu anda Benfica'dan bile daha iyi durumdalar. Erken kırmızı kart olmasaydı, turu Madrid'de geçerlerdi. 9 kişiyle golsüz beraberlik çıkardılar.
İşte bu duygu ve düşüncelerle Birmingham'dan yüz çevirmiştim. Pişmanım. Utanç içindeyim. Maviler, müthiş iç saha maçlarından birini daha çıkardı. Bundan sonra nasıl sonuçlar alacağından daha kesin bildiğim bir şey varsa, o da bu takımın düşüş döneminde olmadığıdır.
Wolfsburg, en az geçen seneki kadar iyi durumda. Şampiyonlar Ligi grup maçlarında içeride Man. U'ya -ki hemen hemen Beşiktaş'a Old Trafford'da 1-0 kaybeden tertipti- kaybettiği maçta dibe vurup zıpladı. O gün bugündür sürekli tırmanıyor. Deplasmanda tek golle kazandıkları Hertha maçını istista tutuyorum. Hertha asla bu ligin takımı değil. Bu tür maçlar, düşüşteki takımlar için turnusol kağıdı gibi. M. Gladbach azgın bir dönem geçirdikten sonra haftalardır tatilde. Kulağımıza bağırılsa daha iyi duymazdık.
Wolfsburg'la birlikte Bundesliga'nın en iyi durumdaki öteki takımı hiç şüphe yok ki Stutgart. Deplasmanda Schalke'ye kaybederlerken de işe biraz allah takdiri karıştı. Barcelona'da müthiş bir maç olacak. Schalke'nin daha önce içeride oynadığı Dortmund maçını da seyretmiştim. Sarılar öne geçtikten sonra mübalağa cenk olundu ve Schalke görkemli bir geri dönüş gerçekleştirdi. O maçın hatırasına hürmeten Stutgard karşısında da Schalke'ye oynadım. Hoş, kuponu yırtmadık ama...
Avrupa'ya Juventus diye bir takımın geldiğini haber verenler olmuştu da kulak asmamıştım. Fulham'ı darma duman ettiler. Hiç beklemediğim bir şeydi. Platinili, Boniekli dönemden beri pek az böyle görebildik bu takımı. Siena'yı, başka herhangi bir takıma karşı düşünmeden favori gösterebilirdim ama Juve'ye karşı değil. Böylelikle iki şey birden söylemiş ve kelime tasarruf etmiş oluyorum.
Bunların dışında, İngiltere alt liglerinden Milwall'ın çıkışındaki heybeti kaydetmemek olmaz. Onunki kadar görkemli olmasa da Southampton'ın dış kulvardan atağını da dikkate almak lazım.
Türkiye liglerindeki durum ise hayli tuhaf. Beşiktaş'a İnönü'de 4-1 kaybettikleri maçtan beri Gençlerbirliği'ni Süper Lig'de en iyi durumdaki takım olarak not etmiştim. İçerde Kasımpaşa'ya ve Ankaragücü'ne kaybettiler. İnanamadım. Dışarıda Eskişehir'le golsüz kaldılar. İzleyemediğim için nasıl olduğunu bilemiyorum. ama Fenerbahçe maçından önce dışarda Trabzon'a karşı izledim. Fikrim değişmediği gibi aksine pekişti. Bence Beşiktaş'a karşı daha iyi oynamışlardı. İki maçı da kazanamamış olmaları adaletsizlik. Daha kolay bir rakip olacağını düşündüğüm Fenerbahçe karşısında ise kaybettikleri öteki iki maçta yakaladıkları fırsatları bile yakalayamadılar. Buna rağmen Eskişehirspor ile birlikte ligin en iyi takımı olduğuyla ilgili kanaatimi muhafaza ediyorum.
Eskişehir'i açıkçası Galatasaray karşısında keşfettim. Ama zaten ondan önce böyle bir takım yoktu. Antalya'yla deplasmanda oynadıkları kupa maçını hatırlıyorum mesela. Yoktu yani. Gençlerbirliği'yle içerideki maçta 0-0'lık bir skorun cereyan etmiş olması çok anlamlı. Kayseri karşısında tereddütsüz favorim.



0 yorum:
Yorum Gönder