This is default featured post 1 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 2 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 3 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 4 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 5 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

18 Mart 2010 Perşembe

Fulham-Juventus: 4-1

Liverpool-Lille: 3-0

Anderlecht-Hamburg: 4-3

UEFA Avrupa Ligi rövanş maçı. Kalbi olan izlemesin.

15 Mart 2010 Pazartesi

Erken finale geç kalmayın


Hafta içi programının en büyük bankosu şüphesiz Sporting Lisbon - Atletico Madrid maçı. Handikaplı ev sahibi galibiyeti oynarken gözümü kırpmıyorum. İddaa nasıl olmuş da bu maça böyle oranlar vermiş anlamadım.

Villa, sıralamanın kalıbıyla mütenasip bir yerine tırmanabilmesi için eksik maçlarını oynamayı bekliyordu. Vakit tamam. Rakip de kalesinde en fazla gol misafir etmiş takımlarından biri. Wigan'ın, bu ligin en etkili hücumcularını savunması gerekecek. Gollü bir maç, farklı bir Villa galibiyeti bekliyorum.

CSKA'nın Endülüs memleketinden yenilmeden döneceğini tahmin ediyorum. Sevilla'yı sonuncusu Real Madrid karşısında olmak üzere (asıl gümbürtü ikinci yarıda kopmuş ben o kısımda yoktum) bir kaç kez izledim. İçerdeki lig maçlarında biraz ısıran takımlardan yediği golü çıkarmak için didinip dururken hatırlıyorum. Bilbao'nunkini çıkarmayı başarmışlardı ama Getafe üstüne bir tane daha ekleyiverdi. Ama tabi onlar lig maçı. Olsun. CSKA'nın geçen seneden -ki o zaman da iyi takımdılar- daha iyi olduğunu işitiyorum.

Sevilla'ya karşı gelişimin bir başka nedeni de, İspanyol takımlarının kupaların bu ayaklarında kötü sonuçlar almaları. Barcelona Stuttgart maçını oynamadan plan yapmasın demiş oluyorum aynı zamanda. Şahsen ben kendimi, bu kupanın gerçek finalini izlemeye hazırlıyorum. Kazanan şampiyon olur. 

Swansea için doğrudan yükselme treni biraz hızlı. Hala mümkün olduğunu düşünüyorlarsa yakalamaları gereken rakip, evlerine geliyor. Az gollü maçlar oynayan bir takım Swansea. Gerçek bir meydan okuyucu aynı zamanda. Deneyeceklerdir.

İnter karşısında Chelsea elbette favori ama programdaki en cazip maç sayılmaz. Fulham için pır pır edip duran bu yüreciğim, Juventus galibiyetinden endişe eder. Ben elbette kuponuma yazmam. Prensip meselesi.

Portekiz'deki golsüz maçın ardından Benfica'nın da Marsilya'yı yenip elemesi bana ihtimal dahilinde görünüyor. Wolfsburg'un Rubin Kazan'a karşı yeni bir zafer kazanabileceğinden ise emin değilim.

Programın bir başka ilginç maçı, Londra'da oynanacak. Liecester'de başgösteren tuhaflıklara dikkatinizi çekmek isterim. Bence bu takım ununu elemiş, bir süredir play off maçlarına hazırlanıyor. Hani biraz daha iyi durumda olan bir rakip olsa, aleyhine oynamak için iyi bir fırsat olacaktı ama Crystal Palace'a da güvenelim mi bilemedim.

13 Mart 2010 Cumartesi

Seyir defterim

Augsburg, Karlsruhe'ye yenildi demek yetmez, ellerini kaldırıp teslim oldu diye ilave etmek lazım. Beklemezdim. Bu maçtan giderek Alman 2. Ligi'nin karakteristiği üzerine iki çift laf edebiliriz. Bu ligde sosyalist cereyanlara iman gücü aşılayan St. Pauli ilk yarı boyunca başı çekmişti. Hiç de kendi akranlarıyla oynuyormuş gibi durmayan Kaiserslautern'in yetişip makul bir farkla öne geçmesini kimse yadırgamıyor. Ama ligin boyu kısaldıkça potaya giren takımlarda terfi heyecanı alerji yapmaya başladı. St. Pauli, 1860'a deplasmanda kaybettiğinden beri diplerdeki takımların ortalama haftalık kazancını bile yakalayamaz oldu. Takımın kendine gelebilmesi için birinin onlara zincirlerini geri vermesi lazım.

Karlsruhe karşısında Augsburg'u seyrederken, Münih Olimpiyat Stadı'ndaki St. Pauli'yi görür gibi oldum. Takımın ruhuna, "aman bi tatsızlık çıkmasın" psikolojisi tebelleş olmuş. İş vaadiyle kandırılıp Ortadoğu'dan kamyonlarla getirilmiş ve stada bırakılmış mültecilerin tedirginliği vardı üzerlerinde. Furth deplasmanında titizlenerek ancak 1 puan çıkarabilen Union Berlin'de de benzer haller. Onları da paraşütsüz bir atlayış bekliyor olabilir. Bu arada, Aachen, 1860 Münih ve Karlsruhe'yi ve hatta Furth'ü içerde oynayacakları maçlar için güvenilir takımlar olarak ayrıca işaretlemek lazım.

Ligin dibinden canhıraş çığlıklar geliyor. Ahlen'i deplasmanda 2-0 yenen Koblenz'e pek kulak asmayın. Skor biraz allahın takdiri gibiydi. Sürülüp nadasa bırakılmış olsa, zemin bundan daha kötü olamazdı. Koblenz'in kazanmasından daha büyük mucize, maçta gol atılabilmiş olması. Ayrıca Ahlen, kötü takımsa bile, Koblenz'den daha kötü değil kesinlikle.

Aachen, gene yapacağını yaptı ve var gücüyle çullanarak Bilefeld'e bileğini öptürdü. Bu kümede oynanan pek çok maç gibi, seyri doyumsuz bir maçtı. Sıralamanın ortalarındaki takımlar, anlaşılmaz bir motivasyonla oynuyor. Ne güzel, ne güzel...

Birmingham'dan yüz çevirmenin utancı içindeyim. Açık konuşmak gerekirse tek farkla kazandıkları Wigan ve Wolves maçlarında hallerini hiç beğenmemiştim. Aradaki Fulham mağlubiyetini sindirmekte zorluğum yok ama West Ham deplasmanından çıkabilmesi lazımdı. Everton maçından önce, Porstmouth'la, peşpeşe iki deplasman maçı oynadılar. İlkinde yenilip kupadan elenmeleri o kadar büyük hayal kırıklığı oldu ki; ikincisinde rövanşı almalarına anlam atfedemedim.

Öte yandan Everton, bir can havli göstermesini beklediğim Hull'u kasap şefkatiyle kavrayıp debelenmesine bile fırsat tanımadan mezbahaya götürmüş idi. Sporting Lisbon'a elenmelerini Felliani'sizlikten sanıyordum. Yok. değilmiş. O Lisbon'un ikinci maçta Atletico Madrid'e neler yapacağını görün. Şimdiden haber vermiş olayım. Aslında, tıpkı Juventus gibi, Wolfsburg gibi, Siena gibi, Sporting Lisbon da gökten zembille inmiş bir takım. Everton maçlarından önce öyle bi takım yoktu. Şu anda Benfica'dan bile daha iyi durumdalar. Erken kırmızı kart olmasaydı, turu Madrid'de geçerlerdi. 9 kişiyle golsüz beraberlik çıkardılar.

İşte bu duygu ve düşüncelerle Birmingham'dan yüz çevirmiştim. Pişmanım. Utanç içindeyim. Maviler, müthiş iç saha maçlarından birini daha çıkardı. Bundan sonra nasıl sonuçlar alacağından daha kesin bildiğim bir şey varsa, o da bu takımın düşüş döneminde olmadığıdır.

Wolfsburg, en az geçen seneki kadar iyi durumda. Şampiyonlar Ligi grup maçlarında içeride Man. U'ya -ki hemen hemen Beşiktaş'a Old Trafford'da 1-0 kaybeden tertipti- kaybettiği maçta dibe vurup zıpladı. O gün bugündür sürekli tırmanıyor. Deplasmanda tek golle kazandıkları Hertha maçını istista tutuyorum. Hertha asla bu ligin takımı değil. Bu tür maçlar, düşüşteki takımlar için turnusol kağıdı gibi. M. Gladbach azgın bir dönem geçirdikten sonra haftalardır tatilde. Kulağımıza bağırılsa daha iyi duymazdık. 

Wolfsburg'la birlikte Bundesliga'nın en iyi durumdaki öteki takımı hiç şüphe yok ki Stutgart. Deplasmanda Schalke'ye kaybederlerken de işe biraz allah takdiri karıştı. Barcelona'da müthiş bir maç olacak. Schalke'nin daha önce içeride oynadığı Dortmund maçını da seyretmiştim. Sarılar öne geçtikten sonra mübalağa cenk olundu ve Schalke görkemli bir geri dönüş gerçekleştirdi. O maçın hatırasına hürmeten Stutgard karşısında da Schalke'ye oynadım. Hoş, kuponu yırtmadık ama...

Avrupa'ya Juventus diye bir takımın geldiğini haber verenler olmuştu da kulak asmamıştım. Fulham'ı darma duman ettiler. Hiç beklemediğim bir şeydi. Platinili, Boniekli dönemden beri pek az böyle görebildik bu takımı. Siena'yı, başka herhangi bir takıma karşı düşünmeden favori gösterebilirdim ama Juve'ye karşı değil. Böylelikle iki şey birden söylemiş ve kelime tasarruf etmiş oluyorum.

Bunların dışında, İngiltere alt liglerinden Milwall'ın çıkışındaki heybeti kaydetmemek olmaz. Onunki kadar görkemli olmasa da Southampton'ın dış kulvardan atağını da dikkate almak lazım.

Türkiye liglerindeki durum ise hayli tuhaf. Beşiktaş'a İnönü'de 4-1 kaybettikleri maçtan beri Gençlerbirliği'ni Süper Lig'de en iyi durumdaki takım olarak not etmiştim. İçerde Kasımpaşa'ya ve Ankaragücü'ne kaybettiler. İnanamadım. Dışarıda Eskişehir'le golsüz kaldılar. İzleyemediğim için nasıl olduğunu bilemiyorum. ama Fenerbahçe maçından önce dışarda Trabzon'a karşı izledim. Fikrim değişmediği gibi aksine pekişti. Bence Beşiktaş'a karşı daha iyi oynamışlardı. İki maçı da kazanamamış olmaları adaletsizlik. Daha kolay bir rakip olacağını düşündüğüm Fenerbahçe karşısında ise kaybettikleri öteki iki maçta yakaladıkları fırsatları bile yakalayamadılar. Buna rağmen Eskişehirspor ile birlikte ligin en iyi takımı olduğuyla ilgili kanaatimi muhafaza ediyorum.

Eskişehir'i açıkçası Galatasaray karşısında keşfettim. Ama zaten ondan önce böyle bir takım yoktu. Antalya'yla deplasmanda oynadıkları kupa maçını hatırlıyorum mesela. Yoktu yani. Gençlerbirliği'yle içerideki maçta 0-0'lık bir skorun cereyan etmiş olması çok anlamlı. Kayseri karşısında tereddütsüz favorim.

5 Şubat 2010 Cuma

Beşiktaş - Gençlerbirliği

Beşiktaş'ın attığı gole kadar topun kalelerle pek alakası yoktu. Buna rağmen enfes bir ilk yarı seyrettik. Her iki takımın da isabetli paslarla topu hareketli oyuncularda dolaştırma tercihi takibi zevkli, şık kombinezonlar doğurdu.

Beşiktaş Sivok'u her fırsatta, İbrahim Toraman'ı da ölü top organizasyonlarında hücum bölgesine attı. Daha az serbest vuruş alabilen Gençlerbirliği'nde ise özellikle ani ataklarda İlhan ve Kerem'i sık sık rakip ceza sahasında gördük.

Beşiktaş'ın golü, neredeyse pozisyonun ruhu gereğiydi. Nihat'ın ceza sahası sol çizgisine paralel pası üstüne tereyağ ve reçel sürümüş ekmek lezzetindeydi. Bobo dar vakitte harikulade bir seçimle Sivok'a çıkardı. Ondan başka herhangi biri muhtemelen bu topu geveleyecekti, Sivok ise ayağının içiyle doğrudan uzak direğe plaseledi. Ters ayağının üstünde yakalanan kaleci hamle için fırsat bulamadı. Top, cetvelle beyaz kağıt üzerine çizilmiş bir oku takip eder gibi zemini çizerek ağlara vardı. 


Şayet ilk yarıdan ibaret olsaydı, hanesinde yazılacak olan üç puandan başka, bu maçın Beşiktaş'a katacağı çok şey olurdu. Oyuncuların kendilerine ve birbirlerine güvenmeleri için ellerinde test edilip doğrulanmış nedenleri olacaktı. "Herkes, gerektiğinde takımı için bir nefer gibi var gücüyle rakibe karşı koyuyor, saldırırken de yeterince yeterli beceri gösterebiliyor. Biz aslında sahiden iyi bir takımız" diye düşünmeleri mümkündü.

Ama maç ilk yarıdan ibaret değil. İlerleyen bölümlerde Gençlerbirliği takımının fizik kalitesinin daha iyi olduğu bariz biçimde ortaya çıktı. Beşiktaş'ın rakibin üstüne koyacağı ilaveyi, aynı motivasyonla, çözülmeden, ne kadar gerekiyorsa direnci o kadar artırarak tartabilecek durumda olmadığını gördük. Takıma inancın zayıflayıp, şüphelerin haklılık kazanmaya başladığı uzun bir periyot oldu. Tello Tabata, Nihat, rakibe etkili hücum fırsatları vererek top kayıpları yaparken kendilerine tanınmış bir ayrıcalığı kullanan aristokratlardan farksızdı. Fizik kalitesindeki eksilmeyi ikide bir yere düşerek gösteren Ernst'i de bu gruba dahil etmek lazım. Hurşut'un aynı açıdan, aynı köşeye ve neredeyse aynı ok işaretiyle işaretlenmiş gibi sapladığı şut için, Rüştü'nün Serdar'dan daha az mazereti vardı.

Yani, ilk yarıdakinin aksine ikinci yarının hemen hemen tamamında, güven, inanç ve dayanışma bitti, deşilmeye pek elverişli vicdan yaraları uç vermeye başladı. Tello ile Nihat'ın damar tıkanıklığına yol açan mevcudiyetleri diğer oyuncuların gözüne sokulan  haksızlıklar haline geliverdi.

Gençlerbirliği, iyice yakınlaşan galibiyet ihtimaline biraz daha soğukkanlı bakabilseydi, adalete daha uygun bir sonuç tecelli edebilirdi. Pektemek'le yakalanan fırsatlardan sonra, hücum etmenin getirisi, Ankara takımının gözlerini kamaştırdı. Güvenini yitirmiş bir takıma karşı üstün bir moralle oynamaya başladılar. Bu psikoloji işte, savunmayı asıl işi olarak benimseyen adam sayısında azalmaya yol açtı. Kırmızılar, hem pozisyon almalarda hem müdahele zamanlamalarında esneyebilecekleri zehabına kapıldılar. İkinci ve üçüncü gollerde topun son kullanıcılarının savunulamayışını bağışlamaya hazırım. Özellikle Bobo fevkalade bir pivot hareketi gösterdi. Ama ceza sahası içinde, bu tehdit körü savunmanın müsadesiyle hayata geçirilebilmiş tuhaf paslaşmaların hesabını sormak lazım. Her iki golde de top, her rastladığı adamdan neredeyse adres sordu.

Bence Beşiktaş hükmen kazanılmış gibi kabul etmeli bu maçı. Varsaymalı ki Gençlerbirliği cezalı oyuncu oynattı... Maç az çok öyleydi. Öyle görmek en münasibi.

7 Ağustos 2009 Cuma

İddaaya gider


Turkcell Süper Lig'den Beşiktaş, Ankaraspor ve Eskişehirspor'un kaydadeğer birer takım haline geldiklerini gözledik. İzleme fırsatı bulamadığım takımlar arasında Denizlispor ve Trabzonspor'u aynı kategoride anasım var.

Karşısında yer almak için tam zamanıdır diye düşündüğüm takımların başında ise Sivasspor geliyor. Ankaragücü ve bir parça ihtiyatla Gençlerbirliği'ni de aynı listeye dahil ediyorum. Zannımca, Diyarbakırspor ve Antalyaspor formalarını ıslatan beyler de, ileride hale yola girebilecekleri ihtimalini gözardı etmeksizin karşısında yer almaya müsait kıvamda bulunuyor.

Bu önyargılar ışığında, Vestel Manisa - Eskişehir ve Antalya - Ankaraspor maçlarında deplasman takımları en azından yenilmez. Trabzonspor, Sivas deplasmanında favorim. Denizlispor - Fener maçında üst iyi bir tercih gibi gözüküyor.

Fenerbahçe maçındaki görüntüsüyle "iyiler" arasına yazdığım Beşiktaş'ı İstanbul BB'ye karşı banko gösteremeyişim, ev sahibi takım hakkında fikrim olmayışından. Kasımpaşa beklenmeyen zaferler kazanacaktır ama o maç Bursa maçı mı emin değilim.

Gençler - Kayseri, Diyarbakır - Ankaragücü, Gaziantep - Galatasaray maçları da bu hafta görmezden gelinmesi hayırlı olacak eşleşmeler.